8 Aralık 2024 Pazar

Warhammer 40,000: Space Marine 2 - Kararlılık, Amaç ve Adanmışlık

     Ne yaparsak yapalım, neyle uğraşırsak uğraşalım, üzerine düşündüğümüz vakit aslında öğrenebileceğimiz şeyler içerdiğini fark ediyoruz. Bugün Space Marine 2 denilince akla gelecek şeyler testosteron, beyinsiz aksiyon ve tatminlik olacaktır ama bu lineer, derinliksiz gözüken oyunda bile özellikle erkek iç güdülerinin ve insanoğlunun yapabileceklerini görüp üzerine tahayyül etmek fazlasıyla mümkün.

    Hikâye, Ultra Marines adlı, biyolojik olarak mutantlaştırılmış asker birlikleri üzerine. Tamamen emir kulları olan bu birlikler sayamayacağımız kadar "düşman" öldürmüş. Yüzyıllarca yaşayabiliyorlar ve zırhları da sayesinde İmparator'un en kritik gördüğü savaş alanlarında görevlendiriliyorlar.
   Şimdi olaya sadece bu şekilde bakıp oyununuzu oynayıp bitirebilirsiniz, ki kimse de bir şey demez. Zaten görsel anlamda, oynanış anlamında oldukça başarılı bir oyun. Ancak hikâyenin kişisel bir tarafı var. Önceki oyunun da ana karakteri olan Captain Titus, ruhsuz ölüm makinası olmasına rağmen yanlış bir hareket yaptığı kararına varıldığı için Ultra Marine statüsünden Death Watch statüsüne düşürülüyor ve tam 200 sene boyunca gıkını çıkarmadan hizmet ediyor. Onca sene hiç kimse onun bir yamuğunu da görmüyor, adam tam bir İmparator hizmetkârı. Tüm ömür buna adanmış ve arzuladığı tek ölüm şekli İmparator'a hizmet ederken yaşayacağı türden. Başka şeklini düşünmüyor, ihtimal dahilinde bile değil.

   İşte bu, suratında bir gram ifade görmediğimiz, istemese bile asla tartışmadan kararları uygulayan Titus ile onun geçmişini deşen ekip arkadaşı, ya da "kardeşi", Gadriel arasında gerginlikler oluşuyor. Bu kısımlar klişe ilerlese de biyolojik evrim yaşayan Ultra Marine'lerin hala içinde insani duygular kaldığını görmemiz açısından önemli. 

    Neticede Titus, şeffaf olması gerektiğini, Gadriel de şüphe etmemesi gerektiğini anlıyor ve tekrar "brutha!!" seviyesine geliyor ilişki. Ve her şey her zaman olduğu gibi İmparator için yapılıyor. Artık bu evrenin tanrısı olmuş İmparator'a gösterilen bir ömür adama, can verme aslında İslam'la da paralellik gösteriyor. İnsan ırkının istenilen seviyeye gelmesi için yapılan her şey mübah, can verme buna zaten dahil. Eğer bir kişinin ters bir hareket yaptığını görsünler, hemen ölümle cezalandırıyorlar. Çünkü bir anlık şüphe dahi duymaman gerekiyor. Emirleri bu yüzden sorgulamaman gerekiyor. Mesela Titus, gezegen kurtaracak hareket yapıyor, kendine gelememiş. Lordlardan biri gelip "Ayağa kalk, yapacak işlerin var" diyor, o da ayağa kalkıp "For the Emperor!" diye bağırıyor. İlk bakışta "İnsan bi teşekkür eder" diyorsun ama işin ilginci Titus ödüllendirilmeye ihtiyaç bile duymuyor, zaten yapılması gerekeni yaptık kafasında. Neyse ki üsse dönünce iki dakika ödül neyin veriyorlar ama saniyesinde yeni göreve atanıyor kaptan. Tabii ki de gık çıkarmıyor, çünkü her şey İmparator için!

    İşte bu sorgulamadan, var olan tüm imkanlarınla amacına odaklanma hali, aslında kendi hayatımızda da başarının anahtarı. Çok istediğimiz, zorlu bir durum karşısında belki de hiç duygularımızı hesaba bile katmadan, sadece rasyonel kararlar üzerinden adayacağımız bir süreç bizi mutlaka bir seviyeye getirir. İstikrar, pes etmemek, bu düşünceyi akla dahil getirmemek illaki bize bir şeyler kazandırır günün sonunda. İnsan gerçekten gözüktüğünden fazlası ve bunun örneğini zaten birçok yerde görüyoruz.

   Kendimi Ultra Marine seviyesinde gördüğüm bir dönem aklıma geldi. Üniversite sınavına hazırlandığım sene, sabah 7:30'da kalkar ve gece kafam soru bankasının üzerine düşene kadar çalışırdım. Bu zamanda okula ve dershaneye de gidiyordum bir de. Ve bunu tam 9 ay boyunca yaptım. Çok az günde başarısız olmuşumdur ama zaten bir daha hiçbir zaman o seviyeye gelemedim. Neticede Ultra Marine seviyesinde geçirdiğim 9 ay, benim hayatımı tamamen değiştirdi ve halen ekmeğini (literally) yiyorum. 
   Belki de yeni hedeflerim için Ultra Marine seviyesine gelmem gerekiyordur, ha? Tek sorun "İmparator için" dedirtecek bir algı yaratmak kafada. Beyine bu sıvıyı enjekte etmek Ultra Marine olmaktan da zor sanki....



24 Kasım 2024 Pazar

Jinx



Seni hiçbir zaman unutmayacağım Jinx.

16 Temmuz 2024 Salı

Hellblade: Senua's Sacrifice - Her Şey Kafada Bitiyor

   İlk Hellblade'i ikinci oyun çıktıktan sonra oynayayım, hikaye aklımda kalsın diye yıllarca rafta beklettim. İşe bak ki, rafta beklettiğim o zamanda yaşadıklarım Hellblade'i bende kişisel bir deneyim haline getirdi. Senua'nın mental rahatsızlıkları, kendi içindeki mücadeleler farklı şekilde olsa da bende de olan şeyler ve bu bir anda oyunu farklı bir şey yapıyor.

   Hellblade oynaması zor bir oyun, ikincisi de öyle hatta. Çoğunlukla yürüdüğün, temponun çok ağır ve içine girmesi zor bir anlatısı var. Ana karakter çok az konuşsa da Senua'nın kafasının içindeki sesler iki oyun boyunca hiç susmuyor. Senua sadece bu seslere maruz kalmıyor. Geçmişte yaşadığı travmalar kafasının içinde yine oynuyor; annesi, babası hep onun içinde. Bu hayatta en çok sevdiği kişi Dillion'ı kaybetmesi böyle bir kişi için intihar seviyesinde bir olaydır ama Senua mücadele ediyor, Dillion'ı kurtaracağını düşünüyor çünkü. İşte yine kafasında bir şeyler oynuyor, büyük mücadeleler edip Karanlık'ı alt ettiğini düşündüğü vakit böyle bir şeyin olmadığını anladığında ise kendiyle, seslerle beraber yaşamayı öğreniyor.

  Tüm hikaye tek bir paragrafta ama bu oyun sadece deneyimlenerek anlaşılabilecek bir yapıda. Mental hastalıklar, empati yapmanın çok zor olduğu deneyimler ve oyunlar bu empatiyi kurabilecek en güçlü medyum. Nereden mi biliyorum? Kendimden.
   Evet, bende işitsel halüsinasyon yok ama farklı sanrılar var. Bunlar o kadar provokatif ki sanki kafanın içinden oluşan bir şey değil de bir dış güç tarafından sana "bahşediliyor". Senua'da da görüyoruz ki onun içindeki sesler sadece olumsuz, onu yıkmaya çalışan şeyler söylemiyor. Bazen onlara güvenmek doğru sonuca bile çıkabiliyor hatta. Ama işte güvenmek onları daha güçlü yapıyor ve olumsuz bir anında üzerine saldıracak hale geliyorlar, bunu hem kendimde Senua'da gördüm. Bu yüzden çok net olunmalı. Onlar özellikle senin zayıf halini anlıyor. Bilinçaltı işte seni senden daha iyi biliyor.
   İşte bu büyük bir mücadele, hem de her gün yapılan bir mücadele. Benim sanrılarım artık benim hayatımı olumsuz etkileyecek seviyede değil ama duygusal dalgalanmalarım bazen hayatımı engelliyor. Bu "hafif" halimle bile kendimle olan savaşımı düşündüğümde diğer insanların yaşadıklarını gerçekten hayal edemiyorum. 

    Yaşananlar elbet dış dünyada olanların bir yansıması olsa da bunun sadece kafada yaşandığını kabullenmek çok zor bir şey. Beyin senin bile akıl edemeyeceğin şeyleri yapıp seni kandırabiliyor, ve sen her Allah'ın günü ona öyle olmadığını ispatlamaya çalışıyorsun. İşte Senua bunu yaptı. İç seslerle yaşamayı öğrendi ve çevresine faydalı olacak şeyler yapmaya odaklandı. Hedef koyma ve kararlı olma onun için anahtar kelimeler oldu. 

   Çevremizde o kadar farklı sorunlar yaşayan insanlar var ki ciddi anlamda "Nasılsın" diye sormadığımızdan sanki herkes normal bir hayat yaşıyormuş gibi görünüyor. Hayır. Bu konu insanların ulu orta bağıracağı bir şey değil, onlara sorulduklarında dahi cevap verebileceği bir şey olmayabilir. Ama iç dünyada yalvarıyorlar yardım için, inanın. Ve sen tüm içtenliğinle orada olduğunu ona ispatlarsan açıyorlar kalbi. Keşke bir gücüm olsa da birçok insana bu duyarlılığı aşılayabilsem. 

27 Nisan 2024 Cumartesi

'Peter Singer - En Büyük İyilik' Üzerinden Etkili Altruizm Değerlendirmesi

     Kitap incelemesi yazacak seviyede asla değilim ama hayır hasenat işlerine fazlaca kafa yorduğumu düşündüğüm için Avustralyalı filozof Peter Singer'ın iyilik yapma üzerine yazdığı ikinci kitabı En Büyük İyilik'i yorumlamak istedim. Bu ayrıca, benim de düşüncelerimin ne kadar netleştiğini görmek açısından iyi olacak çünkü maddi kazancımın belirli, mümkünse çoğu kısmını bağışlamak istediğim bir yaşam tarzına geçmeye çalışıyorum ve bunu doğru şekilde yapmak haliyle önemli. İşte kitap tam da bu meseleyi ele alıyor: Etkili altruizm ya da çeviriye sadık kalırsak etkili diğerkâmlık (Türkçesi daha zor valla, ben diğerinden gideceğim).

    Etkili altruizm, yazarın uzun zaman önce bir yazısında ortaya attığı bir kavram ve temelde, olabilecek en verimli yardımı nasıl yapabiliriz sorusunu cevaplamaya çalışıyor ancak dallanmaya öyle müsait ki neticede bu kavramı belli kalıba sokacak kişi yine siz oluyorsunuz. Zaten daha ilk soruda belirsizlik başlıyor: En verimli yardımı nasıl yapabiliriz? Bir yardımın verimli olabilmesi için, olabilecek en az miktar para ile bir kişinin ihtiyacını karşılama akla ilk gelen cevap. Hatta kitap buna çeşitli örnekler de veriyor. Mesela rehber köpek eğitmek için gereken maliyetle (Business Insider 75 bin dolar diyor) körlerin körleşmesine sebebiyet veren hastalığı önceden önleyen derneğin kişi başı maliyeti arasında on binlerce dolar fark varmış. Aynı şekilde zaten öleceği kesin olan çocukların son dileklerini yerine getiren Make-a-Wish derneğinin kişi başı maliyeti, sıtma hastalığını önleyen cibinliğin maliyetinden on binlerce dolar daha fazla.
     Bu noktada kafadaki soru hangi yardımlar en öncelikli olmalı oluyor. Bir insanın ölümcül hastalığını önlemek mi, hayat kalitesini arttıracak şeyler yapmak mı, kariyerinin ve belki de birçok yardıma kapı açacak bir hikayeye yol olmak mı bunu belirlemek hiç kolay değil. Kitap belli argümanları ve farklı görüşleri listeliyor ama neticede kesin doğru yok burada. Açıkçası ben konjonktürel bakıyorum bu duruma. O ay spesifik bir durum görmüşseniz  ya da olay yaşamışsanız haliyle o tarafta etkinizin olmasını istiyorsunuz. Burada mali doğruculuktan ziyade duygusal yaklaşmak daha vicdani hissettiriyor bende.

     Kitap sonra kültürel hislerimizin ne kadar önemli olması gerektiğini sorguluyor. Özellikle Amerika üzerinde duruyor çünkü en yardıma muhtaç bir Amerikalının bile dünyadaki en fakirlerden çok daha iyi durumda olduğunu söylüyor. Açıkçası bu tartışmalı bir yaklaşım ama yazarın aidiyet duygularına kapılmadan ve din, dil, ırk umursamadan en verimli yardımı yapmanın gerektiği düşüncesine kesinlikle katılıyorum. Ben bugün Sudan'da doğsaydım en sevdiğim insanlar Sudanlı olacaktı. Sırf orada doğmadım diye, elimde olmayan bir seçim yüzünden Sudanlıları öncelik sırasında geriye atmamalıyım. 

   Beni asıl şaşırtan konu ise yazarın hayır kuruluşlarında çalışmak yerine insanların kendi profesyonel alanlarında çalışmalarını tavsiye etmesi oldu. Bir hayır kuruluşundaki insanın kolayca yerinin doldurulabileceğini, bu yüzden istihdam sorunu çekmeyeceğini ancak diğer alanlarda böyle bir sorun olacağını ve maddi olarak yapılan yardımın çok daha verimli olduğunu savunması garip açıkçası. Birkaç yıl hayır kurumunda çalışmış bir kişi ile ben nasıl bir olabilirim ki?

   Gelelim asıl soruya, paranızın ne kadarını bağışlamalısınız? Giderek stabiliteden uzaklaşan bu dünyada kendi birikimlerinizi ne derece başkaları için yakmalısınız? Bu sorunun da net bir cevabı yok ama belli örnekler verilmiş kitapta. Mesela 130 milyon doları olan bir girişimcinin yılda sadece 40 bin dolar harcadığı, geri kalan tüm parasını bağışladığı bir hayat seçmiş olması oldukça ekstrem ama reelde var olduğunu ve böyle bir şeyin olabileceğini bilmek açısından önemli. Ya da çok da yüksek maaş almayan Bostonlu bir çiftin hem birikim yaptığı hem de gelirlerinin %40'a yakınını bağışlayabildiğini bilmek önemli. Giderlerinizi ve hayat anlayışınızı değiştirdiğiniz vakit aslında yardım yapmak çok kolay. Tabii bu Bostonlu çift öyle bir noktaya gelmiş ki dondurma alırken bile kendilerine sorar olmuşlar buna ihtiyacımız var mı diye. İşte bu tam da eşik noktası. Eğer yardım yapacağız diye kendi mutluluğumuzdan da kısıyorsak bu durum sürdürülebilirlikten uzaklaşıyor. Ama tabii yaptığımız her şeyi de "mutluluğumdan kısmamam lazım" lafı arkasında yapmamak gerekiyor. Bu eşik kişinin gayet de anlayabileceği bir eşik. 

   Peter Singer kitaptaki belki de en iddialı söylemini bu yaptıklarımızın aslında fedakârlık olarak bile adlandırılmaması gerektiğini savunarak söylüyor. Kitapta defalarca kez böbrek bağışından ve bu durumun ölüm riskini sadece 4000'de 1 oranında arttıracağından bahsetmiş mesela. İşte bazen matematik kurtarmıyor. Böbrek bağışı (sağlıklı insanlar için) çok az bir tehdit oluştursa da bu maddi yardım gibi bir daha geriye alamayacağın bir şey değil. Ve ben nereden bileyim yarın ailemin, arkadaşlarımın böyle bir ihtiyacı olacağını, sırf bu durum için bile böyle bir risk almam açıkçası.
   Ancak bu duruma fedakârlık denmesine gerek olmadığı söylemine kısmen katılıyorum. Evet, keşke bu durum norm olsaydı da herkes çokça yardım yapsaydı. Ama yapmıyor. Çok fazla insan bir yolunu bulsam da zengin olup hiç çalışmasam diyor bırakın yardım yapmayı. Ben de bu yüzden bu hayat tarzını gizlemeden yaşamak istiyorum. Hani olur da birkaç kişiye ilham olurum belki. Çünkü biliyorum yardım yapmak bulaşıcı ve hatta bağımlı yapan bir tarafı var. Bu olmasa bile, maddi de olsa gerçekten yaşamak isteyenler insanlara araç olabilme fikri iyi hissettiriyor. Umarım istediğim şeyler olur.

9 Ocak 2024 Salı

Düellonun Çocukları

     Semavi dinleri araştırırken (şu ana kadar) en çok ilgimi çeken şey yaratılış hikayesi oldu. Üçünde de aşağı yukarı aynı hikaye var aslında. Yaratıcı; melekleri, cinleri ve diğer şeyleri (değişkenlik gösterdiği için böyle diyorum) kendisine kulluk ve hizmet edilsin diye yaratıyor. Ardından ilk insanlar Adem ve Havva yaratılıyor. Meleklerden biri bu durumu beğenmiyor ve yaratıcıya bu durumu söylüyor. Ardından Allah/Tanrı/Yehova ile şeytan dediğimiz, melek sıfatını kaybeden bu varlık bir iddiaya giriyor ve şeytan ilk insanları kandırarak iddiayı kazanıyor.

    Dediğim gibi her dinde detaylar farklı. Mesela Tevrat'ta Havva, Adem'in kaburga kemiğinden yapılıyor ve şeytanın ikna ettiği kişi de Havva. Kur'an'da Havva adı geçmiyor bile. Ama detaylarla bu yazıda ilgilenmeyeceğim çünkü benim derdim zaten hepsinde ortak olarak bahsedilen şeytan ile yaratıcının arasındaki iddia.
   İddia diyorum ama bunun ne kadar adil olduğunu belirlemek mümkün değil. Çünkü yaratıcı zaten şeytanı da yarattı, ve kitaplara göre O her şeyi bilen biri. Bu yüzden şeytanın "isyan edeceğini" ve insanların yasak elmayı yiyeceğini biliyordu. Eğer her şeyi biliyorsa neden o zaman şeytana böyle bir imkan verdi? Böyle bir imkan verdi, neden cinler ya da diğer varlıklar değil de insanlar üzerinde bir test yapıldı? Eğer insanlar üzerinde test yapılmasaydı tüm insanlık cennette, Eden bahçesinde mi doğacak ve yaşayacaktı?

   Bu sorular aslında "Yaratıcı neden çeşitli varlıklar yarattı" sorusunun devamı olan sorular. Yukarıda dedim kulluk etsinler diye ama ortada sınanmak gibi başka bir amaç daha var. Yaratıcı her yarattığını olmasa da bazı varlıkları sınamak istiyor. Bunu da varlığını göstermeyerek ama sembolizm temelli çeşitli araçlarla varlığını "sadece düşünen kişilerin" bulacağı şekilde yapıyor. 
   İşte ortada bir sınama/test var iken ve bu inanç üzerine kurulmuş iken haliyle bir yaratılma sebebi olması gerekiyor, değil mi? İşte tüm bu şeytana mühlet verilmesi, onun insanları aldatıp insanların cennetten kovulması hikayesi aslında zaten bilinen, ama oynanması gereken bir tiyatro gibi gözükebilir. Ha yaratıcı daha farklı bir sınav yöntemi ve background story de çizebilirdi, kitaplara göre O'nun gücü her şeye yetiyor sonuçta. Ama öyle olmamış.

   Ortada bir sınav var ve Kur'an'a göre çoğunun bu sınavı kaybedeceği, İncil'e göre zaten doğuştan 1-0 yenik başladığımız belirtiliyor. Zaten bize sorulmadan (soruldu denilse bile bunu hatırlamadığımız için pek bir anlam ifade etmiyor) dahil olduğumuz bir sınav var, birkaç on sene için sonsuz vakit ödül ya da ceza da alacağız, üstüne bir de ortam kötü. Ve buna rağmen iyi, ahlaklı yaşasan bile kesinlikle daha da sınanacağın belirtiliyor. Bu durumda yaratıcının motivasyonu ne olabilir ki böyle bir ortam hazırladı? Acaba insanlardaki ruh, kendisinden bir şey olduğu için kendisinin iyi ya da kötü olduğunu mu öğrenmek istiyor? Ya da gerçekten şeytana, halis kullarının olduğunu mu ispat etmek istiyor? Neticede biz bir düellonun sonucunun öğrenilmesi için var olmuşuz gibi, en azından semavi dinlere göre bu böyle.