23 Kasım 2018 Cuma

Bu Yazıda Çok Fazla "Erişebilmek" Kelimesini Kullandım

    Özellikle milenyum jenerasyonu insanlarında daha bi fazlalaştı mutsuzluk oranındaki artış. Amerika gençlerinin %65'inin mutsuz olduğu anketler var ortalıkta. Bu korkunç oranları görmemizin suçunu hemen sosyal medyaya atsak da olaya "erişilebilirlik" açısından bakmak da gerekiyor, çünkü bence asıl yılanın başı o.

    Erişilebilirlik aslında tüm gelecek planlarımızı şekillendiren en büyük etmenlerden biri, belki de en büyüğü. Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisinden gidersek eğer, neye sahipsek, yani piramidin hangi katmanında bulunuyorsak o katmanın bir üstünde yer alanlar bizim yeni hedeflerimiz olur. Sahip olduklarımız bizim onlara eriştiğimiz, üst katmandan gözümüze kestirdiklerimiz ise erişebileceğimiz şeyler anlamına geliyor bu. Temelde bu çark halen güzel bir şekilde çalışsa da özellikle internet ile birlikte erişebileceğimiz şeylerin nasıl olduğunu çok daha net görebiliyoruz. Hatta o kadar net görüyoruz ki bazılarını, isteklerimiz değişiveriyor. Yüz ölçümü Kilis'in yarısı kadar anca olabilen Singapur ile ilgili YouTube'dan binbir türlü HD videolar izledikten sonra o heves ortadan kalkıyor mesela. (Yok o abartılı, büyük harflerle yazılmış videolardan bahsetmiyorum, hayır.)

   Elbet deneyim etmek ile sadece görmek/duymak çok başka şey. Ancak "erişilebilir" ile demek istediğim başlangıçta hissettiğin heyecanın tamamen ortadan kalkması durumu. Hiçbir türlü göremediğin Singapur'a giderken uçakta artacak heyecan yaşayacağın deneyimi fazlaca arttırıyor aslında. Ama biz sürekli bu deneyimi baltalayan içerikler tüketiyoruz ve nihayetinde Singapur gezisi "sıradan" bir aktivite oluyor. İşte o andan itibaren sorgulamaya başlıyorsun "Yav beni ne mutlu edecek?" diye. En güzel olması gereken aktiviteler bile sıradanlaşınca mutsuzluk da artıyor haliyle.

   Erişilebilirlik isteği insanda öyle bir artıyor ki arzuya dönüşüyor ve artık teknolojinin sağlayamayacağı şeyler istenmeye başlıyor. Bir kişiye anında ulaşabilme durumu mesela. Farkında değiliz ama gayet normal bir şey olmuş bu "davetsizce komşunun evine kapısını zorlayarak girme" durumu. Üstüne bir de azarlıyoruz falan (Benim de bir an önce değiştirmem lazım bu huyu). Artık insanlar üzerinde hak aramaya başlıyoruz ve o olmayan hakkı bulamayınca da erişilebilirliğin bir limiti olduğunu fark edip mutsuz oluyoruz. Bu kez de her şeye sahip olabilme hissiyatı mutsuzluğa itiyor.

    Milenyum jenerasyonu insanının daha bi mutsuz olmasının sebeplerinden biri ise herhangi bir aidiyete sahip olmamasından geliyor. Gençlerin çoğu aileyi "normal" bir şey olarak görüyor, çünkü onlar ailesini seçmedi ve bu aileyi kurmak için herhangi bir çaba göstermedi. Zaten çocuk sahibi değiller ve onca sene kahrını çeken bir dostları da yok, sadece o potansiyele sahip arkadaşları var. Olay ilginçtir ki sadece dostla da bitmiyor, herhangi bir nesne de, içinde bulundukları mahalle, il ve belki de ülke de özel değil onlar için. Olayın elbet bir de sosyal medya dahil birçok tarafı var ama onlar bu yazının derdi değil.

    Bir yerlere yazınca fikirler çok daha oturuyormuş kafada, bu yazıyla da kendime bunu ispatlamış oldum. Ayrıca olgunlaşmış muzu da çok sevmiyormuşum. Bugün bayağı şey öğrendim, sanırım uyuyabilirim.

3 Kasım 2018 Cumartesi

The Witcher 3'ü Başka Şekilde Övmek

     Çıkışından yaklaşık 3,5 sene sonrasında nihayet oynayıp bitirebildim The Witcher 3'ü. Herkeslerce defalarca kez söylenmiş şeyleri burada bir de ben tekrar etmeyeceğim, hayır. Zaten bu blogun olayı daha çok "az konuşulmuş" ya da "hiç konuşulmamış" konular/fikirler üzerinden yürümek. Ama tabii ki bir Witcher yazısı onu övmeden geçiştirilirse o yazıda bir sorun var demektir. Hele hele beynimde oyunlar hakkında oluşmuş kalıpları birer birer yıktığını gördükten sonra..

     Farklı farklı birçok oyun oynayınca insanın beyninde ister istemez bir "öngörü" ya da "beklenti" oluşuyor. Bu aksiyon filmi izlerken sonunda hep Jason Statham'ın tüm dünyayı kurtaracağını düşündüren cinsten bir şey, ama senaryo bakımından demiyorum. Oyunun sonunda Bölüm Sonu Canavarı'nın gelmesi ya da oyunun sana bir sürü mühimmat verdikten sonra büyük bir kapışmanın gelmesi gibi hani. Artık bu tarz durumlarla o kadar çok karşılaştık ki ve işin üzücü tarafı farklı da bir şey görmemeye başladık ki bizi, daha doğrusu beni şaşırtan şeylerin sayısı neredeyse sıfıra indi. Ta ki Witcher 3'ü oynayana kadar. Witcher 3 artık tabulaşmış düşüncelerimi öyle bir kırdı ki bu oyunun "sıradan" bir güzelliğe ve etkileyiciliğe sahip olmadığını anladım.
    Oynadığım oyunların büyük bir kısmında yan senaryolar sadece süreyi uzatma amaçlı varlardı. Çoğaltılıp dünyanın her yerinde konulmuş bu garabetlerin her çeşidine bir kere baktıktan sonra gerekmedikçe elimi sürmedim, kim aynı şeyleri defalarca yapacaktı? Ben değil orası kesin. Ama Witcher 3'te durum hiç öyle değil. Her biri birbirinden farklı yan görevler ana görevlerden çok daha güzeldi. Hepsi mi birbirinden farklı olur abi? Bir tanesini kaçırsan bile aklın orada kalıyor "Acaba ne gibi şeyler görecektik?" diye. Sadece detektiflik yaptığımız Witcher kontratlarına bile deliler gibi koşturdum ulan, orada bile farklılıklar vardı.
    Peki ya bu zamana kadar bir kere bile uğraşmadığım kozmetiğe ne demeli? Asla üzerinde düşünmediğim kıyafetin görünümlerini öyle bir önemser hale geldim ki oyun içerisinde, köşe köşe Witcher setleri için mağara gezdim. Ben? Hala ilginç. Ama şu setlerin güzelliğine bakar mısınız yav?

    Görünüş demişken, oğlum oyunun dünyası nedir öyle? İnanamıyorum böyle bir sanal dünyanın varlığına. Sadece ağaçların arasında yer alan etkileşime giremediğiniz sıradan bir NPC için bile uğraşmışlar. Skellige'ya gidip sakin sakin ilerleyerek huzur buldum ben saatlerce. NPC'lerin arasındaki konuşmaları oturdum dinledim. Ben? Böyle bir dünyanın varlığına inandım abi, ikna edemezsiniz beni daha da...
    Peki böyle her şeyini didik didik edince oyun kaç saatte bitti? 70! Yetmiş saat! Ben ki buralara bir oyunun en fazla 35 saat olacağını, fazlasının beni her türlü oyunun kendisinden koparacağını ispatlamaya çalışmış Mert, ayıla bayıla hiç sıkılmadan 70 saat gömdü The Witcher 3'e. Ve 30 saat de DLC'ye gömeceği için de heyecanlı. (Muhtemelen DLC saçmalığı için de fikrimi değiştirecek)
    Bu oyunun RPG olduğunu unutmayalım. Yani bir karar verme durumu oyunun her yerinde var. Oyunlardaki hep "hangi tarafı seçersen seç elbet bir olumsuz yanı da olacak" gıcıklığını hiç hissetmedim ben Witcher'da. Evet, inanamıyorum bu noktada bile düşüncelerimi yerle bir etti Witcher. Yerle bir ettin ulan beni. "Keşke burada seçim versen" dedim lan ben. N'aptınız bana? O kadar da yazı yazmıştık zamanında :(

    En az üç oyunluk materyalin var olduğunu da ayrıca iddia ediyorum. Yetmiş saat boyunca sürekli farklı şeyler yaşamamın, oyunun hiç tekrara düşmemesinin başka açıklaması olamaz. Böyle bir oyunun varlığına da hala inanamıyorum o ayrı konu tabii...