Şimdiye kadar yüzlerce oyun bitirmiş olmama rağmen her sene yepyeni bir deneyim sunabilen oyunlarla karşılaşmak hem harika hissettiriyor hem de etkileyici bir durum. Çünkü bazen "Daha yeni ne görebilirim ki" noktasına geliyorsun ve içini bi hüzün kaplıyor. Ama sonra "şak diye" bir oyun geliyor ve için yumuş yumuş oluyor. Üstelik adını sanını bile önceden duymamış oluyorsun bazılarının.
İşte Disco Elysium da böyle bir oyundu benim için. Bizim sitede Beklediğimiz Indie'ler başlığında görmüştüm oyun çıkmadan ama açıkçası uzaktan "bir başka indie" hissiyatı yaratmıştı bende ve takip etmemiştim. Tabii oyun çıkışı sonrası aldığı yüksek puanlar ve büyük övgüler artık oyunun benim radarıma da girmesini sağladı. Değer verdiğin kişilerin "Tarihin en iyi RPG'lerinden biri" sözlerini duyunca insan nasıl duyarsız kalsın dimi?
Ama buradaki sorun, benim için, oyunun çok büyük kısmının metin üzerine olmasıydı ve hep oyunla ilgili edebi ve felsefi ağırlığının olduğunu okumamdan sonra "sakin bir zamanı" beklememdi. Benim gibi devasa odaklanma sorunu yaşayan ve istikrarlı kitap okuyabilmenin Çin Seddi'ni aşma zorluğuyla eş olan biri için bu uygun zaman tam 4 sene sonra oldu :) Tabii bu sürede oyuna seslendirme ve Türkçe dil desteği geldi ve çok daha erişebilir oldu. Ama buradan yine "Her şeyin bir zamanı var" lafının çok doğru olduğunu anladım. Yaa, nerelerden ne çıkarımlar yapılabiliyor işte...
Bayıldım. Bu oyuna bayıldım. Daha birinci saatinden fazlasıyla kaliteli hissettiren writing'i (yazım demek istemiyorum tmm mı .s.s) görünce ben bu oyunu oynarım demiştim. Ama dedim ya odaklanabilmek benim için hiç kolay değil, ara ara girip en fazla 2 saat oynarım herhalde diye düşünüyorum. Ama yok, Disco Elysium, ya da kısaca DE diyelim, beni kendine öyle bir çekti ki 32 saatlik oynanış süresince bırakmadı.
Kendi okuma tempoma göre yaklaşık 600 sayfalık bir kitap okumuş oldum ama işte video oyunlarının güzelliği de bu ya, başka hiçbir medyumdan alamadığın tat var. Üstelik DE'deki tat diğer oyunlardan da alamayacağın bir farklılıkta. Her bir olayı/durumu muhteşem bir seslendirmeyle anlatan dış ses, ve asla susmayan o duygularımız. Evet duygularımız! Konuşuyor onlar. Yeri geliyor önsezi olaylara yorum yapıyor, bize tavsiye veriyor, yeri geliyor kas gücü gaz verdikçe veriyor, sonra hemen soğukkanlılık ve acı eşiği devreye giriyor, tartışıyorlar. Üstelik bu duyguların da bir kişilikleri var ve her biri özene bezene tasarlanmış.
Cidden abartmıyorum, klasik kitaplarla yarışır bir yazım kalitesi var DE'nin ve bu bir RPG. Her diyalogda farklı bir senaryo görüyoruz yani. Üstelik bu duygulara da ek puan vererek güçlerini arttırabiliyoruz. Ha bir de Düşünce Kabini'nden farklı dünya görüşlerini kombinlemek de mümkün. Nasıl ilk oyundan böyle bir şaheser çıkartabildiniz akıl alır gibi değil.
Özünde bir cinayet çözdüğümüz bir oyun olsa da ciddi ciddi komünizm, işçi devrimi, kapitalizm, devlet gibi kavramları da işliyor ve senin fikirlerini de soruyor oyun. Buna göre hikaye de değişiyor tabii. Her ne kadar içimdeki sosyalist ruhu takip etmek istesem de bir yandan ana karakter polisin de başarılı olmasını istedim. O yüzden ortamlarda "I am the law" diyerek yargı dağıttım. Biraz fazla abartmışım ki oyun bittikten sonra da sağa sola kanun benim diyerek gezdim.
İşte nasıl da çekmiş DE beni içine işte! Yazımı (al işte Türkçe der oldum) kaliteli oyunlar bana bunu yapıyor. The Stanley Parable: Ultra Deluxe'da da kendimden geçmiştim. Tabii her ikisinin de olağanüstü seslendirmeye sahip olması da çok önemli bir nokta. Ama bu sayede neredeyse hiç animasyonu olmayan bir oyun sanki Call of Duty kalitesinde bir ara sahne varmış gibi hissettirdi bana. Daha ne kadar iltifat edebilirim işte aq!
Övdüm ve gidiyorum. Ama sanmayın ki DE aklımdan çıkacak, asla! Damarlarımdan kan aktığını hissettiren bu nadir anlar ve beraberinde getirdiği unutulmaz karakterler/olaylar benim gözümde DE'yi ayrı bir yere koydu bile. Ek olarak, I am the law ulan!